31 Ekim 2015 Cumartesi

Yedi Güzel Adam - Cahit Zarifoğlu

- 14 yorum
"Yedi adam biri bir gün 
bir kan gördü 
gereğini belledi 
yari asla koynuna 
Ayırmaz kanı yanından 
Beyaz haberlerim var kardeşlerim 
- Bir güzel ince gelin 
Kabartır göğsünü toz duman içinde 
gelinliği durur çıkartıp bıraktığı yerde 
İçerlerden bir taşlı tarladan 
Kaynayan nehrin gözünde 
unutmuş gelin alınlığını 
Avuçları sıcacık yumulu bedenine dayalı 
Kalın bilekli badem topuklu 
Seyirtir o ince gelin 
g r e v l i'lere şifalar götürmek için 

Beyaz haberlerim var kardeşlerim 
- Gölgesiz meydanlara 
aklı yağmalayanlar arasından 
yayılırsa karanlık fısıltılar 
ya da güzel dışlı yapay çiçekleri 
Muhtemel bir genç kızın 
Başına atılırsa 

(..................)
                                                    - Yedi Güzel Adam

"Deniz yüce bir soluk denizlidir - rotalar denizin kendisinedir
Kaptan sancakta bir tek an yaşamak yoluna
Bütün bir ömür ağartmıştır

Işıklar çoğalıyor içimizden birine
kime bu davet
Limanı dolduranlar yanan insan meşaleleri
Yüzbinler taş kulelere yaslanmış söylüyorlar
- Rüzgar nereden eserse essin güzeldir
Alevler bir ayrı alemdir
Dirlik sevinçtir - göç içimizedir. "


- Ben Dirimle Boğulurken

**

"Öpüşümüz gizli olmalı
Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli
Sıcak gözyaşı ve şikayetle
Ağzı konuşmaz kılan
Ağzımızda
Dilimizi şişiren ayrılık bademi"

-..Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı


Yedi güzel Adam şiir kitabı Yedi Güzel Adam, Ben Dirimle Doğrulurken, Akşam Sofrasında, Yedi Kişilik Bir Aile Oyunu, Zeynep ve Uzaktan Fırat Üzerine İkili Anlatım, Ve çocuğun Uyanışı Böyle Başladı adlı uzun yer yer nesiri andıran soyut kısmı ağır basan şiirlerden oluşuyor.
Şiirde bahsedilen Yedi Güzel Adam, Türk edebiyat ve düşün dünyasında izler bırakan önemli isimlerdir:
Akif İnan, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Hasan Seyithanoğlu.

1969 yılında bu arkadaşlar bir araya gelerek, Edebiyat Dergisi isimli bir dergi çıkarırlar. Her birinin düşünceleri farklı olsa da, dergide yazdıklarıyla birbirlerine ters düşme çabasında olmadıklarını, aksine birbirlerini bütünleme gayreti içinde olduklarını anlatır Nuri Pakdil. 
Okuduğum bu şiir kitabının ilk basımı 1973 yılında Edebiyat Dergisi Yayınları tarafından yapılmıştır.




Devamı >>

28 Ekim 2015 Çarşamba

meşe öyküleri I

- 17 yorum


Gün çoktan başlamıştı. Bardaktan boşanırcasına yağıyordu yağmur. Lila rengi puantiyeli yağmurluğum yağmuru geçirmiyordu ancak çok ısıtmıyordu. Keskin bir ayaz bu mevsime fazla kaçan bir soğuk vardı. Ablamla halk kütüphanesine girdiğimizde biraz azalmıştı yağmur.
'Sen kütüphaneyi seversin, burada biraz oyalan. Beraber geldiğimiz zamanlardaki gibi vakit geçir. Bir saate kadar döneceğim bu da öteki sırlarımızdan birisi, kardeşlik sırrı unutma' diyerek çıktı kütüphaneden.

Ablamla en çok baktığımız raftan birkaç kitap aldım. Kütüphanenin pencereye yakın, aydınlık masalarından birini gözüme iliştirdim. Usul usul sandalyeyi çektim. Buradaki eski, tozlu kitap kokusunu çok seviyordum. Eski mavi ciltli kitaplardan birini açtım. Dante'nin İlahi Komedyası...

"Bu dağ öyle bir dağdır ki, başlangıcı çok sarptır
ama yükseklik arttıkça zorluk azalır.
bu nedenle, dağa tırmanış 
akıntıya kapılmış bir gemi gibi kolayladığında 
yolun sonuna varmış olacaksın..."

Yükseldikçe zorluğun azaldığını söylüyordu Dante. Hayata kuş bakışıyla bakmak evet sanırım bundan bahsediyor. Yolun sonuna varmak için de, kolaylığı yaratmak gerekiyordu. Her şeyin zorlaşmak için yarıştığı hayatımda kolaylığı yaratmayı düşündüm uzun bir süre... Devam ettim okumaya. Ara ara pencereden dinmeye başlayan yağmurun camdaki kalıntılarına takıldım. Defterime kitaptan sevdiğim yerleri yazdım. Sonra birden açan güneş ve beliren gökkuşağı heyecanlandırdı beni. Eşyalarımı toparladım, kitaplardan birini almak için, çok sevdiğimiz Serpil Abla'nın yanına gittim. Hemencecik o da, kitap kaydımı yaptı sonra ablama gelirse her zaman gittiğimiz parkta olacağımı söylemesini rica ettim ve çıktım.

Parka doğru yürüdüm. Büyük meşe ağacının altındaki bankın üzerine defterimin arasındaki teksir kağıtlarını istif ederek üzerine oturdum. Gökkuşağı çocukluğumdan beri ihtişamlı bir gösteriş olarak gözükürdü hep gözüme. Gökkuşağının altından babamla geçtiğimizi düşündüm. Üç buçuk aydır ceza evinde babam. Minibüs şoförlüğü yaparak geçimimizi sağlardı. Tatil günlerinden birinde arkadaşlarıyla gittiği piknikte alkolü fazla kaçırınca trafik kazası yaptı. Çarptığı motosikletteki adamın ölümüne sebebiyet verdi. Onun bir insanın ölümüne neden olması utanç verse de bana, o benim babam ve ben onu çok özlüyorum. Adam öldüğü için cezası da fazla olacak gibi. Çünkü hala ne kadar ceza verecekleri belli olmadı. Onunla kapalı, kalın camlar ardında görüştüğümde konuşamadım ve hep ağladım. Sonra annem, ablam ve kardeşlerim eksik bir şekilde ayrıldık ceza evinden. O kapalı kapılar ardında kaldı bizde onunla beraber hayatımızda kapanan kapıların ardında... Günlerimiz zor geçiyor. Amcam evimizin eksikliklerini gidermeye çalışıyor ancak babamın gidişiyle oluşan boşluğu hiç bir şey kapatmıyor. Annem firketede boncuklu el işleri; kasnakta şallar yapıyor. Ama kimsenin pek ilgisini çekmiyor. Üzülüyorum kimseye de anlatamıyorum... Babaları yanında olan arkadaşlarımın beni hiç bir şekilde doğru anlayacaklarını düşünüyorum...

Bu yağmurlu günde gökyüzüne ve dışarıdaki hürlüğe hasret kalan babam için de bir kez derinden soluyorum sonbaharı...

Büyük dallarının altında iç geçiren kalın kaşlı, gür saçlı kıza durgun bir şekilde bakıyor meşe ağacı. Onun küçük kalbindeki acılara, dinmeyen hasrete deva bulamıyor o da...

"Seda, Seda nerelerdesin? Niye beni kütüphanede beklemedin, nasıl korktum başına bir şey mi geldi diye"  Ablasının telaş dolu sesi ile başını çeviriyor sol tarafa. Ablasının yanakları al al.. Biliyor ki, o teğmen çocukla gizli gizli buluşmuş yine. 'Gökkuşağı çıkınca dayanamayıp dışarı attım kendimi' diyor Seda. Parkın köşesindeki sokaktan dönüp semt pazarına uğruyorlar ablasıyla. En ucuz sebzelerden birer kilo alıp evin yolunu tutuyorlar.

Devamı >>

27 Ekim 2015 Salı

meşe dilinden

- 20 yorum

Meşe Ağacı:

- Ağaçlar yüzyıllarca yaşar... Bir meşe ağacının söylediklerini kim duyar yahut söylemek istediklerine kim kulak vermek ister ki? Yine de gördüklerimi anlatmak istiyorum... Siz insanlar dersiniz ya hep, anlatmadan yaşadığımıza inanmayız biz... Anlatırsınız boyuna hemcinslerinize, cansız kağıtlara, defterlere, kuşa, çiçeğe ya da uzak dağ başlarına.... Yazarak, çizerek, söyleyerek, notalara dönüştürerek, dansla ya da heykelle bıkmadan anlatmak istersiniz... İşte ben de yalnızca anlatmak istiyorum... Kim bilir bende yaşadığıma gerçekten inanmak istiyorumdur... Belli mi olur, olmaz değil mi?

Meşe öyküleri yakında...


Devamı >>

22 Ekim 2015 Perşembe

Leke

- 14 yorum

Çağın en karmaşık yerinde durduk 
biri bizi yazsın, kendimiz değilse 
kim yazacak 
sustukça köreldi 
kaba günü yonttuğumuz ince bıçak

nerde onlar, her kımıldayışta 
çakan tansık, ışıldatan büyü 
bir gün daha görülmedi 
bir gün daha geçti otları soldurarak

öğrendik de körmüş, sanki yokmuş 
ne yol ne bir geçip giden 
ne kaydını tutan geçip gidenin 
dediler ki 
onları kilitle, anahtarı eski yerine bırak 

oysa 
utanılacak bir şeymiş, öyle diyor Camus 
tek başına mutlu olmak 
sesler ve öteki sesler, nerde dünyanın sesleri 
leke dokuya işledi 
susarak susarak


Gülten Akın
Devamı >>

21 Ekim 2015 Çarşamba

Ayraç Kitap Dergisi'nde yazdım duyrulur :)

- 30 yorum

Ayraç Kitap  Dergisi'nde Masum Uyku adlı gerilim romanının değerlendirmesini yaptım. Kitap yorumum Ekim Ayı Ayraç Kitap Dergisi'nde belki okumak istersin :)

Devamı >>

16 Ekim 2015 Cuma

güz izlenceleri II

- 12 yorum

1) Julie&Julia, 2009
Yönetmen: Nora Ephron
Oyuncular: Merly Streep, Amy Adams, Stanley Tucci..
Tür: Komedi, romantik, dram
Ülke: ABD
        Bu seneki Berlin Fim Festivali'nin juri başkanlığını yapacak olan sevgili Merly Streep'in çok güzel filmlerinden biri. Birbirlerinden farklı yaşamlar süren iki kadının kesişen hayatlarının anlatıldığı cesaret dolu bir film Julie ve Julia..:)


2) The Purple Rose of Cairo - Kahire'nin Mor Gülü, 1985
Yönetmen: Woody Allen
Oyuncular: Mia Farrow, Jeff Daniels, Danny Aiello..
Tür: Komedi
Ülke: ABD
        1930'lardaki ekonomik kriz zamanında garsonluk yaparak evini geçindiren ve işsiz kocası tarafından sürekli mağdur edilen Cecillia'nın tek nefes aldığı yer sinemadır. Defalarca izlediği Kahire'nin Mor Gülü adlı filmde en sevdiği aktör aniden gerçek hayata dahil olur. Böylelikle komik olaylar başlar. Woody Allen'in her filmi gibi bu filmde hafızada uzun süre kalıyor..:)


3) Cennet - Heaven, 2002
Yönetmen: Tom Tykwer
Oyuncular: Cate Blachett, Giovanni Ribisi, Remo Girone..
Tür: Dram
Ülke: Fransa, İngiltere, İtalya, ABD, Almanya
        Philippa İtalya'da öğretmenlik yapan bir İngiliz vatandaşıdır. En yakınlarını uyuşturucunun kötü ağlarından kurtaramamıştır. Bu yüzden bir plan ile bu kötülüğün kökünü kazımak için kendini bambaşka bir dünyada bulacağı bir yolculuğa atar. Bu cesaret ve aşk dolu yolculuk beni çok etkiledi..


4) Vivre Sa Vie - Hayatını Yaşamak, 1962
Yönetmen: Jean-Luc Godard
Oyuncular: Anna Karina, Sady Rebbot, Andre S. Labarthe..
Tür: Dram
Ülke: Fransa
         Oyunculuk aşkıyla evini, çocuğunu bırakıp giderek kendi hayatının sınırlarını keşfetmek isteyen Nana'nın sonrası, karanlıklarla ve bilinmezliklerle eş değer midir? Hüzünlü bir öykü..


5) The Little Prince - Küçük Prens, 2015
Yönetmen: Mark Osborne
Tür: Animasyon
Ülke: Fransa
        Saint-Exupéry'nin Küçük Prens adlı kitabının sinemaya uyarlanmış halini küçük prensesimle izledik. Kızım da kitabını annesi gibi çok sevdiği için sıkılmadan izledi. Tavsiye ederiz..:)
Devamı >>

13 Ekim 2015 Salı

kızıl yapraklar

- 22 yorum

sonbahar dökerdi saçlarını,
lagar bir meşe olurdum ben.
dallarıma tünerdi öksüz kuşlar,
boynu bükük ağlaşırdım onlarla.

rüzgarla savrulurdu kızıl yapraklar,
yağardı ılık bir yağmur.
merhameti bilmeyen insana,
rahmet inerdi gri semadan.

engin sulara ağ atmış,
bir balıkçı olurdu ruhum.
kederinden uzakta kıyamazdı balıklara,
ağı boş dönerdi eve.

yeryüzü ellerimi yakardı,
gökyüzü dillendirirdi çorak kalbimi.
vuslatı arayan hazin mevsimlerin,
solgun lavantaları kokardı odalarda..

Devamı >>

12 Ekim 2015 Pazartesi

kaybolan barış

- 16 yorum

"Her zaman böyle kalacak değil ya, bu da geçecek" dedi.

Somurtkan yüzümü çevirdim, güneşin gölgelendirdiği yüzüne doğru. Gözlerinin içine baktım. Ela gözlerinin ta derininde kaybolurken bunu gerçekten inanarak söylediğini fark ettim. Ayağa kalktım, mutfağın içinde ileri geri yürüdüm.
"Bir insanın hasretini değil, bir devrin hasretinde kaldığı değerleri arıyorduk biz, ben, Yiğit, Esra ve ötekiler.. On ikinci katta binanın dış cephesini boyayan, yaşama hakkını unutarak evine sıcak ekmek götürme telaşesindeki bir inşaat işçisinin emeğini arıyorduk.. Çamurlu yollarda ayaklarına poşet geçirerek köy okullarına giden ya da kentin merkezinde servisle okula giden o masum çocukların hepsiyle barış adlı masum çocuğu tanıştırmanın ak çiğ tanelerini taşıyordu ütopyamız ancak büyük kıyımların hepsinde kayboluyordu, uzaklaşıyordu barış..."

Sustu. Sıraladığım o özlemler adeta unufak olup, ela göz bebeklerinde toplandı. Ocaktaki düdüklü tencerenin sesiyle birlikte ayağa kalktı. Havuç, patates biraz da kemikli parça et koyduğu tencerenin düdüğünü indirip, ocağın altını kıstı. "Saat kaç?" diye sordu. "Biri yirmi geçiyor" dedim. "Yirmi geçelerde bir melek geçermiş suskun ortamlardan. Zihnimizi biraz susturalım da, melekler üşüşsün buraya, meleklerin izlerini takip eden iyilik kuşları doldursun sonbaharı ağırlayan ağaç dallarına. Belki bir gün.. Belki.."
Yine gözleri doldu, dayanamayıp sürdürdü konuşmasını: "Yiğit'in hastanedeki o biçare halini görseydi teyzen nasıl kahrolurdu.. Neyse ki doktor yarın çıkabileceğini söyledi, buna da şükür, buna da şükür.. " dedi. Ağladı.. Kıpkırmızı oldu yüzü. Bir peçete uzattım gözlerini sildi. Sarıldık bir süre. Ardından kırk beş dakika sonra ocağı kapatacağını, o zamana kadar belki biraz dalabileceğini, dün gece hastahanede hiç uyumadığını söyledi ve odaya geçti.

Mutfak masasının sandalyesini çektim. Bir sigara yaktım. Sabahtan beri efkarımı dağıtamayan bu kaçıncı beceriksiz sigaraydı? Bilmiyordum.. Uykusuzluk, haksızlık, insanların suskunluğu, olanlar karşısında bir şey yapamamaları, yaşadıkları amansız mağduriyet ve hep kan kurumayan topraklarda gözden kaybolan barış.. Sigaramın külü düştü masaya. Bir peçeteyle sildim ve huylanıp içimde sönmeyen o acı ateşe inat yarım söndürdüm sigarayı. Pencereden sonu gelmeyen kara bulutların indirdiği yağmura bakarken pencere önünde tomurcuklanmış kaktüse ilişti gözlerim. Eğilip tomurcuğundan öptüm çiçeği. Nedendir bilmem o dikenler içinde beliren pembe tomurcuk, umudu anımsattı bana. Ölüm kokusunun yayıldığı, insanlığın kan kaybettiği bir mevsimde, sayısız yitiklerle durulan soğuk bir kışın eşiğinde her yönden bölünen mazlum yurdumun solan umut çiçeklerinin boğuk seslenişi oldu o pembe kaktüs tomurcuğu..

Barış neredeydi? Eski bir kitabın sarı sayfalarının unutulan satırlarında mıydı? Ya da bir mabedin gizemli, okunamayan yazıtlarında mıydı? Görünmez, sisli bir kentin acımasız tuzağında mı tutsak kalmıştı? Zayıflıkların, bencilliklerin gündelik çarklarının gürültüsünde mi kaybolmuştu? Neredeydi barış? Onu bulamıyorduk ya da her ölümde bir daha, bir daha kaybediyorduk.. Her ölüm kazınan bir acı bırakıyordu incinmiş yüreklerimize..

Yoğun bir melankolinin içinden rüzgarla beraber çarpan kapı sesiyle uyandım sanki. Her mücadele kutsaldır, diye içimden geçirdim. Toparlamaya çalıştım belleğimi.. Kötülerin, savaşı başlatanların ruhlarımızın üstünde güçleri yoktu, bilmekteydim.. Saate baktım, sesi yükselen düdüklü tencerenin altını kapattım. Ellerimi yüzümü yıkadıktan sonra odada uyuyakalan annemin üzerine kahverengi polar battaniyeyi örttüm.
Devamı >>

9 Ekim 2015 Cuma

güz izlenceleri :)

- 12 yorum

1) Jules and Jim - Unutulmayan Sevgili, 1962
Yönetmen: François Truffaut
Oyuncular: Jeanne Moreau, Oskar Werner, Henri Serre..
Tür: Dram, romantik
Ülke: Fransa
         Avusturyalı Jules ve Fransız Jim, güzel ve kaprisli Catherin'e aşık olurlar. Ancak üçü aynı zamanda çok iyi arkadaştırlar. Catherine, Jules ile evlenir araya savaş girer ama hiç bir şekilde bu üçlünün dostlukları bozulmaz. Savaştan sonra üçü yeniden bir araya gelir ve sürpriz gelişmeler olur. Karakterlerin ön plana çıktığı üçlü bir aşk hikayesi..


2) Sous Le Sable - Kumun Altında, 2000
Yönetmen: François Ozon
Oyuncular: Charlotte Rampling, Bruno Cremer, Jacques Nolot..
Tür: Dram
Ülke: Fransa, Japonya
        Paris Üniversitesi'nde bir edebiyat profesörü olan Marie, kocasıyla beraber bir tatile çıkar. Tenha bir sahilde kocası yüzmeye gider ancak geri dönmez. Marie, cankurtaranlardan yardım ister ancak kocasıyla ilgili hiç bir ize rastlanamaz. Kocasını kaybeden bir kadının trajik bir betimlemesi..


3) Mr. Nobody - Bay Hiçkimse, 2009
Yönetmen: Jaco Van Dormael
Oyuncular: Jared Leto, Sarah Polley, Diane Kruger..
Tür: Fantastik, bilim kurgu, dram
Ülke: Fransa, İngiltere, Belçika, Kanada
         117 yaşında dünyada kalmış son ölümlü olan Nemo'nun geçmişi, vereceği kararların ve yaşanılabilecek olasılıkların anlatıldığı aynı zamanda derin anlamlara sahip deneysel bir film.. Nemo'nun verdiği mesajları çok beğendim..


4) The Return - Dönüş, 2005
Yönetmen: Andrey Zvyagintsev
Oyuncular: Vladimir Garine, Konstantin Lavronenko, Nataliya Vdovina..
Tür: Dram
Ülke: Rusya
        İki kardeş Vanya ve Andrey'in babaları on iki yıl sonra ansızın gelir. Bu dönüşle beraber babaları ile iki kardeş kısa bir tatile çıkarlar. Bu tatilde babalarını yakınen tanıma fırsatı bulur kardeşler. Bir çok farklı duyguyu barındıran bu tatil çocukların umdukları gibi sonlanacak mıdır?


5) Madame Tutli-Putli - Bayan Tutli-Putli, 2008
Yönetmenler: Maciek Szczerbowski, Chris Lavis
       Madame Tutli-Putli, yapımı üç yıl sürmüş, stop-motion türünde bir film. Ne demek oluyor bu stop motion? Animasyon yöntemlerinden biri, objelere değişik hareketler verilerek yapılan bir çalışma. Bu animasyona gerçek gözler de eklenmiş. Konusuna gelince, utangaç Madame Tutli-Putli'nin tüm eşyalarıyla bir gece trenine binmesi ve bu trende gizemli, heyecan dolu bir gece yaşaması ve sonrası anlatılıyor.





Devamı >>

7 Ekim 2015 Çarşamba

Kuzey - Burhan Sönmez

- 16 yorum

"Hayat, tek çizgi üzerindeki bir zamana yayılır, kendi yatağında akan bir nehir gibi, geri dönüşü yok. Geçmiş arkada kalır, gelecek ise ileridedir, bir arada bulunmaz bunlar. Bir nehirde iki kez yıkanamazsınız, diyenler haklı, zaman akmış, nehir çünkü değişmiştir. Rüyadaysa her şey aslında aynı anda olur, geçmiş ile gelecek şimdiki ana toplanmıştır. Zaman bunların iki yana doğru açılmasıdır sadece, yoksa sizin dünyanızdaki gibi dün ile yarının birbirinden kopması değil. Güneş gibidir."

"Bir gün ölecektim, bu yüzden her gün yaşamayı öğrendim."

"Aşk bizi coşturup ruhumuza başka bir pencere açarken, varlığın sınırına erdiğimizi hissederiz. Maddeden oluşmuş bu dünya bir hapishanedir bize, bundan kurtulmak isteriz. Derler ki, yükseklerdeki gerçekliğin farkına üç yolla varılır: Uyku, ölüm, bir de aşkla."


*****
Kuzey, Burhan Sönmez'in Masumlar kitabından sonra okuduğum ikinci kitabı. Kitap; Canbegi Köyü, Geyik İzleri, Beyaz Tilki, Safali, Kara Kurt'un Mağarası, Şahmaran Bahçesi, Gökyüzü Kapısı diye başlıklandırılmış yedi bölümden oluşuyor.

Kitabın kahramanı Canbegi Köyü'nde yaşayan Rinda.. Kahramanların isimlerinin farklı çağrışımları ve farklı bir dilleri var. Roman, Rinda'nın babası Aslem'in uçurumdan aşağı bırakılmış cesedine erken kalkan çobanların rastlamasıyla başlar. Rinda, Kuzey'e gitmek için köyden ayrılan babasının cesedine bakarken ağzında parlak bir küpe olduğunu fark eder. Bunu gizlice alır ve kimseye söylemez. Babasının izini sürmek ve Kuzey yolculuğundaki akıbetinin nedenini öğrenmek için yollara düşer. Ancak bu zorlu bir yolculuktur bilmektedir. Çünkü Kuzey'e gitmek tehlikeli ve çetin bir mücadelenin sezgisel, bilişsel, bedensel gücünü kuşanmayı gerektirir. Bu yolculuk kendi içinde bir çok gerçeği, farklı toplulukları, farklı kahramanların zorlu geçitlerini, rüya ile gerçek arasında sıkışıp kalan mücadeleleri, yaşlı bir ninenin unutulmaması gereken öğretilerini, Safali'deki bilge Küçük Sultan'ın sohbetlerini ve kavisli yolların yolcularının deyişlerini bütünleyen bir çok hikayeyi barındırır içinde. Rinda, Meraniler'in peşine düştüğü bu gizemli küpenin sırrına erişebilecek midir? Gökyüzü Kapısı'nın açılışına şahit olup, Loriya'nın suretine varıp yeni bir çağın başlangıcı için elindeki işaretlerin izlerini doğru takip edebilecek midir?

Kitapta bu farklı olay örgüsünün içinde genel olarak, varlık felsefesinin ayrıntılı bir şekilde ele alındığını görüyoruz. Özellikle Safali'nin Küçük Sultanı'nın sarayındaki felsefe sohbetleri, felsefeye meraklılar için biçilmiş kaftan mahiyetinde. Bu bölüme ilham kaynağı olanın ise, 10. yüzyılda Basra'da ortaya çıkan İhvan-ı Safa adlı felsefe akımının olduğunu kullanılan isim aracılığıyla anlıyoruz. Varlık, Tanrı, evren, varoluş, insan, aşk kavramlarının iyi bir şekilde harmanladığını hissediyoruz. Kitaba göre gerçek, aranarak bulunan değil, yaratılan bir şeydir.

Kuzey'in sürükleyici, masalsı bir şekilde yansıtılan insanlık yolculuğunda gerçekliğin belki de kalp aynasında biçimlendiğini duyumsayacaksınız...
Devamı >>

4 Ekim 2015 Pazar

zamanın kitabı

- 26 yorum

Zamanın uzun tünelinde nesin ki sen,
geçmişin yankısı, geleceğin sedasından gayrı?
doğmadan önce yazılmıştı senin yazgın,
öncesi ve sonrasıyla hayatın.

Ne doyacak açlık vardır orada, ne uyuyacak ölüm,
ne de doyuma ulaşacak aç gözlülük.
İnsanlar sırlarıyla şaşkın,
bilselerdi keşke
onlarda varolan esrarı…

Mihail Nuayme
(1889 – 1988)
Devamı >>
 
Copyright © 2010-2014. maviye iz süren - Konular · Yorumlar
Düzenleme: Ferhat Bayram